22 Aralık 2010 Çarşamba

Müziğin Bittiği An


Müzikle zamanı paylaştığım anlar bana her zaman mutluluk vermiştir. Sevdiğim bir şarkıyı dinlediğim an sıkıntılardan, hüzünlerden ve yaşamın gerçeklerinden uzaklaşırım. Yıllardır yaşamın mücadele edemediğim zorluklarında müziğin güvenli limanında soluklanmışımdır.
Çocukluk yıllarımın tek kanallı televizyonunda dinlemek zorunda bırakıldığım siyah giyinmiş ağırbaşlı sanatçıların söylediği hüzünlü şarkılar veya bir disiplin içindeki klasik müzikleri beni hiçbir zaman mutlu etmedi. Bunun yanında zoraki eğlenceli türküler ve klasik sanat müziğinin ciddiyetinden taviz vermeyen neşeli şarkılarından da keyif almadım hiçbir zaman.  
Seksenli yıllara geldiğimde kendi müziğimi dinlemeye başlayıp dünyadaki çeşitliliği görünce ne çok sevebileceğim müzik olduğunu gördüm. Radyoda dinlemek istediğim şarkıları yakalamaya çalışıyordum, sadece kendi sevdiğim şarkılardan oluşan kasetler doldurtuyordum harçlıklarımdan biriktirdiklerimle. Ailem Trt deki Klasik Türk  Müziği konserini dinlerken oradan uzaklaşabilmek için Walkman’im olması gerektiğini düşünüyor kulaklığı takınca sevdiğim müziğe kavuşacağım anların hayalini kuruyordum.
Daha sonra Walkman’im ve pek çok kasetim oldu. Zaman ile kasetlerin yerini cdler aldı ve müzik tutkum her geçen gün daha arttı. Önceleri mükellef bir müzik sofrasındaki her lezzeti tatmak isteyen müziğe aç bir dinleyiciyken sonraları daha seçici oldum. New Age ile başlayan müzik seyahatim Trance ve Progresive House ile son şekline ulaştı. Müziğin kesintisiz DJ performanslarıyla sergilenmesini keşfetmem elektronik müzikten aldığım keyfi bir kat daha arttırdı.
İşte bu noktadan sonra sevdiğim şarkılardan böyle performanslar gerçekleştirme isteği doldu içime. Önce bilgisayar yardımıyla sonrada güçlükle edinilmiş ekipmanlarla bir şeyler yapmaya çalıştım. Yaptıklarımı çevremdeki insanlarla paylaşmaya çalıştım ama çocukça buldular yaptıklarımı. Çılgınlıktı onsekizini doldurduysan unutmalıydın bu müziği. Yaşıtlarımın dinlediği daha ağır ritimli daha klasik şarkılar vardı. Ya benim dinlediğim onlara göre sadece tahammül edilmez gürültüydü. Oysa bana yaşam coşkusunu veren bu şarkılardı ama anlatmadım.
Uyanık olduğum her an müziğimi dinlemek isterken toplum kuralları ile haftada birkaç saatle sınırlandırıldım. Sürekli müziğimin sesini kısmam söylendi. Her gün sesi biraz daha kıstım. Ve sonunda müziğimin sesi tamamen duyulmaz oldu.
Artık şimdi kurallara uymalıyım müzik dinleyecek isem yaşıma uygun şarkılar dinlemeliyim. Siyah elbiselerini giymiş sıralar halinde dizilmiş sanat müziği koroları veya takım elbiseleri içinde elindeki ensturmanını çalan klasik müzik orkestraları. En fazla altmışların rock müziğini dinleyebilirim. Çünkü yaşıma uygun görülen yalnızca bunlar.
Ama içimdeki çocuğun yine walkmani var çevreden gizlice dinliyor sevdiği müziği. O çocuk inandığı müziğin yaşam enerjisini içinde koruyacak.

25 Kasım 2010 Perşembe

Ölüm Yadigarları

Harry Potter konusu ile ilk başta çok dikkatimi çekemeyen bir seriydi. Biraz çocuk romanı gibi görmem biraz da büyücülük gibi bir düşüncenin normal mantık sınırlarını zorlayan anlatımı ilk bölümlerini geç izlememe neden oldu. İlk filmler gerçekten de bir çocuk filmi anlatımında bol mizahi öğeler içeren eğlencelik seyirlerdi.
Serinin ilerleyen bölümlerinde anlatımda felsefi düşünüş tarzının artışı klasik Harry Potter romanlarına alışmış okuyucu ve seyirciler için yeni bir Harry Potter; Adeta adındaki hafiflik ile uyumsuz, bölüme ait başlıklar ile bugüne kadar çelişen yapısıyla artık bir bütün oluşturan  hikâyeler karşımıza çıkmaya başladı.
Serinin son bölümü Ölüm Yadigârları da işte tam bu şekilde, eğlencelik bir film beklerken seyircide birkaç küçük tebessüm dışında bir gülümseme oluşturmayan buna karşın film adını veren küçük bir masal, ölüm yadigârları ile fazlası ile düşündüren bir film.
“Seyahat eden üç kardeşin yollarına bir gün aşılmaz bir nehir çıkar; Büyücülük güçleri ile nehrin üzerine bir köprü inşa ederler ve bu sayede nehirden güvenle geçerler. Planlarının bozulmasına kızan fakat bunu belli etmek istemeyen Ölüm üç kardeşin önüne çıkar. Onlardan birer dilekte bulunmasını ister. Kardeşlerden ilki çok güçlü bir asa; İkincisi ölmüş olanlara tekrar hayat verecek sihirli bir taş ve üçüncüsü ise kendisini ölümden saklayacak bir örtü ister.
Kardeşlerden ilki o gece bir hana gider çok nefret ettiği bir düşmanını güçlü asası ile yok eder; Ama uykuya daldığında asayı eline geçiren bir başkası tarafından öldürülünce ölüm nehirdeki intikamını almış olur.  İkinci kardeş elindeki kudretli taşla çok sevdiği fakat evlenemeden önce ölen sevgilisini canlandırır; Ama diğer dünyadan gelen sevgili geldiği yeri aramaktadır ve tekrar gitmek istemektedir; Onun üzüntüsüne dayanamayan ve yine onunla birlikte olmak isteyen kardeşlerden ikincisi intihar edince ölüm ikinci zaferini kazanır. Üçüncü kardeş ise ömür boyu kendisini ölümden saklayan örtünün altında mutlu yaşar; Ancak günün birinde örtüyü çocuğuna devretmek için çıkardığında ölüm canını alırken bu dünyadan alabileceği her şeyi aldığı için mutlu ve huzurludur.”
Yaşamı ve insanı ne kadar güzel özetleyen bir masal. Birinci kardeş de olduğu gibi bütün güçlere sahip olmak ve onu yalnızca kendi için kullanmak en büyük mutluluk değildir; Çünkü bütün o güçler bir gün sana karşı kullanılabilir. İkinci kardeşin geç farkına vardığı gibi geçmiş geçmişte kalmalıdır zaman geriye doğru akamaz mutluluk getirmesi gereken bugünkü yaşamdır. Ve üçüncü kardeşin yaşadığı gibi ölümden sakınarak yaşamak ama fedakarlık gerektiğinde de sahneden çekilmesini bilmek belki yaşamların en değerlisidir.

19 Kasım 2010 Cuma

Gemideki Adam

Herkesin ne çok anlatmak istediği var. Ama buna karşın herkes başkalarını dinlemekten ne denli çok sıkılıyor. Bu yazıyı yazdığım bilgisayar gibi pek çoğu hayatımızı ele geçirmiş; Dostlardan gerçek sohbetlerden seni dinleyecek insanlardan daha değerli, çünkü yalnız Seninle ve yalnız Seni dinlemek için emrine amade.
Çok eski yıllarda yalnızlık limanından uzaklaşamadığım yıllarda medeniyet yeni yeni kendini gösterirken günlüklerim vardı sadece kendimin okuduğu. Kendimi görünmez hissederken dünyada var olduğumu gösteren kâğıt üstünde harfler vardı. Sonra hepsi unutuldu gitti bilgisayar girdi yaşama; Vazgeçilmez ve her şeyi ele geçiren dost. Ama çevrendeki herkesin dostuydu aynı zamanda. Sonsuza kadar bir dosta sahip olmuştun fakat çevrendeki herkesi kaybetmiştin.
Bütün bunları neden yazıyorum? Amacım Matrix’deki gibi dünyayı ele geçiren makineleri anlatmak değil. Böyle bir şeyi anlatacak olsam her şeyin kaynağı bilgisayarın içinde anlatmazdım herhalde. Anlatmak istediğim sadece gördüklerim, algıladıklarım ve ulaştığım sonuçlar. Biliyorum bütün bunları bu ekrana yazmasam kimse dinlemek istemeyecek. Oysa bilgisayarım ile anlaştım internet var olduğu süre saklayacak düşündüklerimi ve gördüklerimi.
Peki bu köşemin adı neden GemidekiAdam. Sanmayın ki bütün gün denizlerde yol alan bir denizciyim. Her sabah farklı limanlara ayak basmıyorum; açık denizlerde fırtınalarla uyanmıyorum. Benim yolculuğum sanki bir şehir hatları vapuru  her gün aynı yol üstünde ama hep farklı suların üstünde. Görülecek o kadar farklılık var ki yaşam denizinde. İşte benim yolculuğum paylaşmak istediğim. Bazen yağan yağmur, bazense açan güneş hepsi yaşamın gerçeği ve güzelliği değil mi?