17 Ocak 2011 Pazartesi

14 Ocak


Bugün 14 Ocak, sıradan bir gün. Ama dokuz yıl önce her şey çok farklıydı. Zamanın bittiği ve bir daha hiç başlamayacağı bir günün sabahıydı. O gün sanki güneş bir daha doğmayacak sanmıştım. Oysaki çok günleri aydınlattı güneş ama hiçbir zaman ruhum öncesindeki gibi aydınlanmadı.
Kasvetli bir hava vardı günün sabahında inceden bir yağmur yağıyordu belki ıslanmıyordum ama üşüyordum. Hastanenin arka kapısında beklerken bir daha hiç görmeyeceğim babamı son bir kere daha görmek istemiyordum. O’nun cansız vücudunu görmenin O’nu bir daha hiç görmeyeceğim anlamına geleceğini biliyordum. Oysaki sadece bir şakaydı, belki de kötü bir rüyaydı yalnızca. Yine O’nun endişe ile gülerken ki yüzünü görecektim. Bir gün önceki zorlanarak söylediği sözcükleri anlamayınca ettiği tebessüm hala gözlerimin önündeydi. Yoksa bütün bunlar bir hayal mi bilemiyordum. Yine kolunun altına tavlayı alarak odamın kapısına gelip hadi bir el tavla atalım diyecekti sanki, öyle hissediyordum.
Tavlayı ansiklopediden öğrenmiştik. Pulların gideceği yeri saymadan oynayamasak ta arada bir gülümseyerek bildiği kadar farsça zar sayılarını söylerdi. Ben yetişkindim O ise bir çocuk oyun oynamak isterdi ben ise sıkılırdım çünkü her zaman çok önemli işlerim vardı. Şimdi ise vaktim çok ama oynayabileceğim babam yok.
Dokuz yıl önce 14 Ocak da caminin avlusunda adını anmak istemediğim o tahta kutuda duran Babam değildi. Orada beklerken farkındaydım o sıkıntılardan gitmişti sadece. Belki de tekrar gelecekti çocukken kızdırdığımızda bizi kıracak bir şey söylememek için gittiği yürüyüşlerden döndüğü gibi. Ama dönmedi yalnızlığım hiç geçmedi. Yalnızca rüyalarımda hasretini duymaz oldum.
Bazen yıllarca çalıştığı bankanın önünden geçiyorum. Binayı olduğu gibi yıkıp yeni baştan yapıyorlar. Sanki bir anı daha siliniyor duvarlar yeniden örülürken.
On yıl önce beni ve çevresini aydınlatan babam vardı. Şimdi karınlıktayım yolumu göremiyorum nereye gideceğimi bilemeden öylesine yol alıyorum.