9 Mart 2011 Çarşamba
Black Swan ( Siyah Kuğu )
Müzik her zaman sinema için vazgeçilmez olmuştur. Şu veya bu şekilde hiç müzik kullanılmamış bir film sanırım düşünülemez bile. Pek çok filmde müzik konunun işlenişinde destekleyici bir öğe olarak kullanılırken bazılarında da tümüyle müzikten yola çıkılarak senaryo oluşturulur. 1950 li yılların müzikal filmlerini bu kapsamda değerlendirmek çok doğru olmayacaktır. Çünkü o yılların çalışmalarında konu normal bir şekilde işlenirken çoğunlukla konuşma bir anda sanatçının şarkı söyleyip dans etmesiyle devam eder. Zaten oluşturduğu klasik kalıpların sürekli kendi kendini tekrar etmesi nedeniyle birkaç nostaljik çalışma dışında bu tür çalışmalara artık pek rastlamamaktayız. Müzik ile sinemanın tam olarak kaynaştığı filmlere örnek vermek gerekirse 1970 lerden itibaren Hair, The Wall ve Carlos Saura’nin Carmen i gibi seçkin çalışmaları sayabiliriz.
Bu yıl Natalie Portman ile en iyi kadın sanatçı ödülünü alan Black Swan (Siyah Kuğu)’da müzik temalı film konusunda yeni bir şeyler yapmaya çalışan ama tam olarak anlatmak istediklerini çok iyi anlatamayan bir film.
Black Swan adında anlaşıldığı gibi kendisine tema olarak Tchaikovsky’in Kuğu Gölü balesini seçmiş. Sergilemeye hazırlanan sanatçının iç çatışmalarını eserdeki beyaz ve siyah kuğu ikilemi ile yansıtmak istenmiş. Bütün bunlara ilave olarak biraz da müzik ağırlıklı filmlerde rastlanmayan gerilim öğesi ile farklılık yaratılmaya çalışılmış.
Bütün bu çabalara, Kuğu Gölü gibi dünyaca tanınmış bir bale ve Natalie Portman gibi iyi bir oyuncuya rağmen film çoğunlukla sıkıcılıktan öteye gidemiyor. Yönetmen filmi seyredecek seyircilerin bale konusunda bilgisiz olacaklarını varsayarak yola çıkmış. Her ne kadar gerekli eğitimi alarak yola çıksa da Natalie Portman film boyunca seyirciyi üstün yetenekli bir balerin olduğuna inandıramıyor. Oyuncu olarak gerçek bir balerin yerine Natalie Portman oynatılması filmin ticari başarısı için yapılan seçim.
Oyuncu seçimindeki hata dışında film klişelerden de kurtulamıyor. Kendi kariyeri kızının doğumuyla sona ermiş baskıcı anne, mesleği için her şeyden hatta kendi cinsel kimliğinden uzak kalmış sanatçı, oyuncularını motive etmek ile taciz arasında dolaşan yönetmen, bale yeteneği sınırlı olduğu halde farklı çabaları ile yükselen oyuncular. Bütün bunlar filmi daha önce izlemiş izlenimi yaratıyor. Hatta bir gece klubünde geçen sahnede Gece Klubleri eşittir alkol, uyuşturucu, seks söylemi ile 1980 lerin Türk Film lerini bize hatırlatıyor. Gece Klubü sahnesinde kamera sağa sola hareket ederken elinde viski bardağıyla Nuri Alço’yu her an görebilecekmiş hissini 1980 dönemi filmlerini seyrettiyseniz Siz de yaşayabilirsiniz.
Black Swan’ı bir müzik ile sinema’nın iç içe geçtiği film değil de sıradan bir psikolojik gerilim olarak seyrederseniz keyif alabilirsiniz. Müzikten ve sinemadan keyif alıyorsanız ve ikisinin birlikte neler başarabileceğini görmek istiyorsanız tavsiyem Carlos Saura’nin Carmen’ini seyretmeniz olacaktır.
17 Ocak 2011 Pazartesi
14 Ocak
Bugün 14 Ocak, sıradan bir gün. Ama dokuz yıl önce her şey çok farklıydı. Zamanın bittiği ve bir daha hiç başlamayacağı bir günün sabahıydı. O gün sanki güneş bir daha doğmayacak sanmıştım. Oysaki çok günleri aydınlattı güneş ama hiçbir zaman ruhum öncesindeki gibi aydınlanmadı.
Kasvetli bir hava vardı günün sabahında inceden bir yağmur yağıyordu belki ıslanmıyordum ama üşüyordum. Hastanenin arka kapısında beklerken bir daha hiç görmeyeceğim babamı son bir kere daha görmek istemiyordum. O’nun cansız vücudunu görmenin O’nu bir daha hiç görmeyeceğim anlamına geleceğini biliyordum. Oysaki sadece bir şakaydı, belki de kötü bir rüyaydı yalnızca. Yine O’nun endişe ile gülerken ki yüzünü görecektim. Bir gün önceki zorlanarak söylediği sözcükleri anlamayınca ettiği tebessüm hala gözlerimin önündeydi. Yoksa bütün bunlar bir hayal mi bilemiyordum. Yine kolunun altına tavlayı alarak odamın kapısına gelip hadi bir el tavla atalım diyecekti sanki, öyle hissediyordum.
Tavlayı ansiklopediden öğrenmiştik. Pulların gideceği yeri saymadan oynayamasak ta arada bir gülümseyerek bildiği kadar farsça zar sayılarını söylerdi. Ben yetişkindim O ise bir çocuk oyun oynamak isterdi ben ise sıkılırdım çünkü her zaman çok önemli işlerim vardı. Şimdi ise vaktim çok ama oynayabileceğim babam yok.
Dokuz yıl önce 14 Ocak da caminin avlusunda adını anmak istemediğim o tahta kutuda duran Babam değildi. Orada beklerken farkındaydım o sıkıntılardan gitmişti sadece. Belki de tekrar gelecekti çocukken kızdırdığımızda bizi kıracak bir şey söylememek için gittiği yürüyüşlerden döndüğü gibi. Ama dönmedi yalnızlığım hiç geçmedi. Yalnızca rüyalarımda hasretini duymaz oldum.
Bazen yıllarca çalıştığı bankanın önünden geçiyorum. Binayı olduğu gibi yıkıp yeni baştan yapıyorlar. Sanki bir anı daha siliniyor duvarlar yeniden örülürken.
On yıl önce beni ve çevresini aydınlatan babam vardı. Şimdi karınlıktayım yolumu göremiyorum nereye gideceğimi bilemeden öylesine yol alıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

