25 Kasım 2010 Perşembe

Ölüm Yadigarları

Harry Potter konusu ile ilk başta çok dikkatimi çekemeyen bir seriydi. Biraz çocuk romanı gibi görmem biraz da büyücülük gibi bir düşüncenin normal mantık sınırlarını zorlayan anlatımı ilk bölümlerini geç izlememe neden oldu. İlk filmler gerçekten de bir çocuk filmi anlatımında bol mizahi öğeler içeren eğlencelik seyirlerdi.
Serinin ilerleyen bölümlerinde anlatımda felsefi düşünüş tarzının artışı klasik Harry Potter romanlarına alışmış okuyucu ve seyirciler için yeni bir Harry Potter; Adeta adındaki hafiflik ile uyumsuz, bölüme ait başlıklar ile bugüne kadar çelişen yapısıyla artık bir bütün oluşturan  hikâyeler karşımıza çıkmaya başladı.
Serinin son bölümü Ölüm Yadigârları da işte tam bu şekilde, eğlencelik bir film beklerken seyircide birkaç küçük tebessüm dışında bir gülümseme oluşturmayan buna karşın film adını veren küçük bir masal, ölüm yadigârları ile fazlası ile düşündüren bir film.
“Seyahat eden üç kardeşin yollarına bir gün aşılmaz bir nehir çıkar; Büyücülük güçleri ile nehrin üzerine bir köprü inşa ederler ve bu sayede nehirden güvenle geçerler. Planlarının bozulmasına kızan fakat bunu belli etmek istemeyen Ölüm üç kardeşin önüne çıkar. Onlardan birer dilekte bulunmasını ister. Kardeşlerden ilki çok güçlü bir asa; İkincisi ölmüş olanlara tekrar hayat verecek sihirli bir taş ve üçüncüsü ise kendisini ölümden saklayacak bir örtü ister.
Kardeşlerden ilki o gece bir hana gider çok nefret ettiği bir düşmanını güçlü asası ile yok eder; Ama uykuya daldığında asayı eline geçiren bir başkası tarafından öldürülünce ölüm nehirdeki intikamını almış olur.  İkinci kardeş elindeki kudretli taşla çok sevdiği fakat evlenemeden önce ölen sevgilisini canlandırır; Ama diğer dünyadan gelen sevgili geldiği yeri aramaktadır ve tekrar gitmek istemektedir; Onun üzüntüsüne dayanamayan ve yine onunla birlikte olmak isteyen kardeşlerden ikincisi intihar edince ölüm ikinci zaferini kazanır. Üçüncü kardeş ise ömür boyu kendisini ölümden saklayan örtünün altında mutlu yaşar; Ancak günün birinde örtüyü çocuğuna devretmek için çıkardığında ölüm canını alırken bu dünyadan alabileceği her şeyi aldığı için mutlu ve huzurludur.”
Yaşamı ve insanı ne kadar güzel özetleyen bir masal. Birinci kardeş de olduğu gibi bütün güçlere sahip olmak ve onu yalnızca kendi için kullanmak en büyük mutluluk değildir; Çünkü bütün o güçler bir gün sana karşı kullanılabilir. İkinci kardeşin geç farkına vardığı gibi geçmiş geçmişte kalmalıdır zaman geriye doğru akamaz mutluluk getirmesi gereken bugünkü yaşamdır. Ve üçüncü kardeşin yaşadığı gibi ölümden sakınarak yaşamak ama fedakarlık gerektiğinde de sahneden çekilmesini bilmek belki yaşamların en değerlisidir.

19 Kasım 2010 Cuma

Gemideki Adam

Herkesin ne çok anlatmak istediği var. Ama buna karşın herkes başkalarını dinlemekten ne denli çok sıkılıyor. Bu yazıyı yazdığım bilgisayar gibi pek çoğu hayatımızı ele geçirmiş; Dostlardan gerçek sohbetlerden seni dinleyecek insanlardan daha değerli, çünkü yalnız Seninle ve yalnız Seni dinlemek için emrine amade.
Çok eski yıllarda yalnızlık limanından uzaklaşamadığım yıllarda medeniyet yeni yeni kendini gösterirken günlüklerim vardı sadece kendimin okuduğu. Kendimi görünmez hissederken dünyada var olduğumu gösteren kâğıt üstünde harfler vardı. Sonra hepsi unutuldu gitti bilgisayar girdi yaşama; Vazgeçilmez ve her şeyi ele geçiren dost. Ama çevrendeki herkesin dostuydu aynı zamanda. Sonsuza kadar bir dosta sahip olmuştun fakat çevrendeki herkesi kaybetmiştin.
Bütün bunları neden yazıyorum? Amacım Matrix’deki gibi dünyayı ele geçiren makineleri anlatmak değil. Böyle bir şeyi anlatacak olsam her şeyin kaynağı bilgisayarın içinde anlatmazdım herhalde. Anlatmak istediğim sadece gördüklerim, algıladıklarım ve ulaştığım sonuçlar. Biliyorum bütün bunları bu ekrana yazmasam kimse dinlemek istemeyecek. Oysa bilgisayarım ile anlaştım internet var olduğu süre saklayacak düşündüklerimi ve gördüklerimi.
Peki bu köşemin adı neden GemidekiAdam. Sanmayın ki bütün gün denizlerde yol alan bir denizciyim. Her sabah farklı limanlara ayak basmıyorum; açık denizlerde fırtınalarla uyanmıyorum. Benim yolculuğum sanki bir şehir hatları vapuru  her gün aynı yol üstünde ama hep farklı suların üstünde. Görülecek o kadar farklılık var ki yaşam denizinde. İşte benim yolculuğum paylaşmak istediğim. Bazen yağan yağmur, bazense açan güneş hepsi yaşamın gerçeği ve güzelliği değil mi?